2026 Edebiyat Hümeyra Bal Şubat 2026

Bir Akşamüstü Bir Pencere Önü

Yazar: Hümeyra Bal

Kerahat vakti uyuyakalmış olmanın vicdan azabı ile yatağından kalktı, aylak adımlarını lavaboya doğru attı. Yorgundu, uykusuzdu; bir yerde vücudunun bitap düşeceğini biliyordu ama o gün bugün değildi işte. Abdest alırken aynadaki aksine bakmamaya çalışıyor, kendisiyle göz göze gelmekten imtina ediyordu. Aynanın yanında asılı duran havluya uzanırken çok kısa bir süreliğine de olsa bakışları göz altındaki mor halkalara değdi.

İçinden geçirdi: “Yorgun görünmemeliyim dedikçe, yorgunluk emarelerim belirginleşiyor.” Kendinden usanmış bir yüz ifadesiyle odasına döndü.

Çalışma masasının üzeri sergi alanı gibiydi. Dağınık biri değildi fakat aynı anda pek çok işle meşgul olduğundan masanın her köşesinde farklı eşyalar vardı. Yukarıdan bakıldığında görünmez bir geometrik hatla bölünmüş gibiydi masa.

Ajandalar, ders notları, toplantılarında kullandığı farklı defterler, yapılacaklar listesi, masa lambası, sürahi, bardak altlığı, mumluk, dizüstü bilgisayar, arkadaşına vermeyi unutmamak için gözünün önünde olmasını istediği çiçekli ayraç… Hepsi bir arada fakat gözü rahatsız etmeyen bir düzende, özenle kategorize edilmişti.

Fakat böyle olmayacaktı. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır.” fehvasınca kitaplığından kendisine iyi geleceğini düşündüğü bir kitabı alıp yan odaya geçti. Koltuğa oturmadan önce vaktiyle aldığı ikinci el Türk kahvesi fincanını ve tepsisini alarak mutfağa gitti. Birkaç dakika sonra, üzerinde buharı tüten Osmanlı kahvesi* ve ruhuna şifa olacağını ümit ettiği kitabıyla pencere kenarında oturuyordu.

Penceresi güneşli, güzel bir akşamüstü manzarasına bakıyordu; güneşli, güzel bir güz akşamüstü… Belki de hüzünlü. Okuduğu kitaba bir türlü odaklanamıyordu. Gözü sürekli dışarıdaki ağacın kızıl yapraklarına, aklı ise çözülmesi pek müşkül görünen onlarca işe kayıyordu. Şu sıralar şeytan ona en çok, anların ve hadiselerin sonsuza dek sürüp gideceğine dair vesveseler veriyor, o da bu vesveselere kapılmamak için kendince çetin bir mücadele veriyordu.

“Hadiselerin tesirinde kalan, hadiselere tesir edemez.”
Bugünlerde kendine en çok bunu telkin ediyor, bundan habersiz etrafındaki insanlar da ona aynı nasihati veriyordu. Demek ki alacağı bir ders vardı.

Evet, ne diyordu kitapta:
“Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma.”

Birden bir rüzgâr çıktı; uğultusu, kapalı olmasına rağmen camı delip geçecekmiş gibi odayı dolduruyor, yankılanıyordu. Ağacın dallarında sekerek yükselen sincap, rüzgârın sertliğinden yalpaladı; neredeyse aşağı düşecekti. Rüzgâr hafifleyince sincap da gözden kayboldu.

Nerede kalmıştı?

“Çünkü sen kendini idare edemezsin; o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azap…”

Tam diğer sayfaya geçiyordu ki ansızın pencereye bir kuş çarptı. Nasıl olmuştu da bu pencereyi görememişti? Çarpan kuşun ardından iri, simsiyah bir karga pencereyi teğet geçti. Çevik bir manevrayla aşağı düşen kuşa doğru uçtu.

Ne olduğunu anlamak için ayağa kalktı ama bulunduğu yerden bir şey göremiyordu. Güneş ufukta mütevazı renklerle kısılıyor, yağmur çiseliyordu. Komşunun bahçesindeki yağmur giderinde bir hareketlilik vardı. Karga bir oraya bir buraya zıplıyor, gagasıyla bir şeyi çıkarmaya çalışıyordu. Anlaşılan pencereye çarpan kuş, rüzgârın tesiriyle komşunun bahçesine savrulmuş; belki de kendini korumak için yağmur giderinin oyuntusuna sığınmıştı.

Bir süre pencereden seyretti. Gidip komşuya haber vermeli miydi? Hayvanlar âlemine pek aşina değildi ama sanki uçmayı yeni öğrenmiş yavru bir kuştu pencereye çarpan. Peki öyleyse, neden yağmur giderinden çıkıp annesine sarılmıyordu?

Böyle olmayacaktı. Üstünü giyinip evden çıktı, birkaç adım ötedeki eve varıp zile bastı. Üçüncü basışının ardından kapı açılmayınca üzgün bir hâlde evine döndü. Daha da bir ağırlık çöktü üzerine. Kuşu kurtarıp annesine kavuşturamayışına içerledi.

Kahvesi soğumuş, konsantrasyonu bozulmuştu. Üzerindeki bu ümitsizlik ve çaresizlik hâlinden silkinip arınmak istiyordu. Tekrar koltuktaki yerini alıp kitapta kaldığı yeri açtı.

“Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azap çekme; mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadîr’dir hem Rahîm’dir. Kudretine istinad et, rahmetine ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safayı bul.”

Okudukları hüznüne iyi geliyordu. Paragrafı tekrar tekrar okudu. Birden oda kendisine çok sıcak geldi, pencereyi açma ihtiyacı hissetti. Gözleri yine komşunun bahçesindeydi. Karganın, gagalamalarından bir sonuç alamayınca çaresizce kanat çırpıp uzaklaşmasını seyretti.

Çok geçmeden yemyeşil, alımlı bir kuş yağmur giderinin girişine kondu. Acı bir ötüşü vardı; kaybettiğini arıyor gibiydi. Bir müddet sonra daha cılız fakat heyecanlı bir ötüş sesi karıştı havaya. Yeşil kuş yerinde zıplamaya başladı. Az sonra giderin girişinden küçük, çelimsiz ve yeşil kuşla aynı renkte; az evvelki hengâmede hırpalanmış tüyleriyle yavru bir kuş göründü. İşte asıl anne–yavru kavuşması şimdi gerçekleşiyordu.

Hava kararıyor, yağmur dinmişti. Güneşin son kızıl huzmeleri akçaağacın yapraklarının arasından süzülerek birbirine sokulan anneyle yavruya değiyordu; sanki yağmurda ıslanmış o küçük yavruyu ısıtması emredilmiş gibi.

Gözlerinden süzülen birkaç damla, pencerenin önünde biriken yağmur damlalarına karıştı.

Bir süre sonra anne ve yavru kanatlanıp bahçenin ötesindeki ağaçların arasında kayboldular. Güneş neredeyse batmış, rüzgâr yeniden şiddetlenmiş, odanın içi soğumuştu. Ürperdi.

Pencereyi kapatıp perdeyi çekti. Koltuğun yanındaki abajuru yaktı. Kendisi de şu küçük kuş gibi aciz ve çelimsizdi. O da küçük kuş gibi Rabbine teslim olabilseydi…

Okuduğu bölümün son paragrafını bitirmek için kitabı açtı:

“Manen sevdiğin, alakadar olduğun, perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, Ona bırak. Cefasını değil, safasını çek. O hem Hakîm’dir hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman İbrahim Hakkı gibi
‘Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.’ de; pencerelerden seyret, içine girme.”


Kaynak

Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam,
Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2014, s. 254.


* Osmanlı kahvesi: İçerisinde genellikle öğütülmüş harnup, sahlep, krema, kuru kahve, menengiç kahvesi, damla sakızı ve çikolata bulunan hususi bir kahve türüdür.