Yazar: Zeynep Selma Güney
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu annem. “Kendimi bulup geleceğim.” demek geçti içimden. Biraz sonra, “O kadar kolay olsaydı…” diye geçirdim aklımdan. Sahi, zor muydu insanın kendini bulması? Varsın zor olsun. Kolay da olsa zor da olsa değmez mi bulmaya? “Bulanlar hep arayanlardır” fehvasınca yola çıkmak gerekmez miydi? Aramak için yolda olmak şarttı. Yola çıkmayı istiyordum. Belki de sadece yolda olduğumun farkına varmam lazımdı. Hem Üstadımız da yıllardan beri nurlu eserlerinde şöyle demiyor muydu: “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var.” [1] Öyleyse, alâ-yı illiyyîne çıkıp, eşref-i mahlûk hakikatine mazhar olmak için insanın kendini tanıma yolculuğuna çıkması gerekiyordu.
Yol da yolcu da varsa meşakkat eksik olur muydu? Bu seyr-i sülûk beraberinde sıyrılmayı, soyutlanmayı, saflaşmayı yani fedakârlıkları gerektiriyordu. Kâinatta bir sürü olaylar cereyan ederken; vazifesi tekâmül olan bir varlık olarak yoluma çıkan engellere takılmadan, kendimi bulma yolunda gaye-i hayal endeksli bir şekilde yürüyebilmeyi hayal ediyordum. Maalesef acziyetini ve fakriyetini idrak edemeyen insan, kendinde küllî bir irade vehmeder. Hadiseler karşısında bu vehmî iradeye dayanarak dimdik durmak ister. Fakat, öyle bir zaman geldi ki, o hadiseler gözüme ürpertici, kalbime ağır geldi. Benim irademden daha büyük, kuvvetli, kudretli, âlâ bir iradeye; hadiselerin ürperticiliğinden daha şefkatli, sevgi dolu, merhametli bir Şems-i Ezel’e ihtiyacım vardı. Âhirzaman fırtınalarının koptuğu şu ifritten zaman diliminde; iç âlemime mündemiç, imtihan unsuru olarak verilen, hele ki mahiyeti bilinmezse madde ve mânâyı harap eden, peygamberlerin dahi şerrinden Allah’a sığındığı ene ve nefis kamburu… Uçsuz bucaksız bu geçici dünya çölünde zayıf ve cılız sırtımda taşırken, neylerim Sensiz, ey Kudreti sonsuz? Sonra düşündüm Yaradan’ı ve yaratılanı; insanı ve başına gelenleri. Savaşları, ölen çocukları ve bebekleri, hapisteki masumları, gurbetteki mazlumları, daha nicelerini… Hakikatte böyle merhametli olan bir Zat’ın kullarına zulmetmesi mümkün olabilir miydi ki! Henüz ne bir annenin ne de bir babanın şefkatine akıl sır erdirememişken,
Rahman’ın şefkati nasıl itham edilebilirdi ki! O zaman dedim, bunlarda bir hikmet bulunmalı. “Bu acip işler birbiriyle alâkadardır. Hem bir emirle hareket ederler gibi görünüyor. Öyleyse bu işlerde bir tılsım vardır. Evet, bunlar bir gizli Hâkim’in emriyle dönerler. Öyleyse ben yalnız değilim. O gizli Hâkim bana bakıyor, beni tecrübe ediyor, bir maksat için beni bir yere sevk edip davet ediyor.” [2]
Bir sır var ve gel beni bul diyor. Bul ki maksat ayan olsun, bul ki davet icabet bulsun diye kulağıma inceden inceye ötelerden gelen lâhûtî bir ses olan vicdan sesleniyor. Bulmak aramayı, aramak da yolu vacip kılmıştı. Artık dehşet verici her şeye malik olmak isteyen ene ve tüm zevklerin ve kötülüklerin kaynağı olan nefis gözlüklerimi çıkarıp bir kenara fırlatmış ve dupduru ilahî vâridâta kaynak olmuş, vicdan mekanizmasıyla haykıran ruhumun yakarışlarını dinliyordum. O susuşta sanki kâinatın ulvi tılsımları ilham edilmeye başlamıştı. Sıyrıl diyordu adeta benlikten, enaniyetten… Gel Bir Olan’a seyr-i sülûk edelim, diyordu. Bize ait olmayan bu emaneti Sahibine teslim edelim diyordu. Tevbe Sûresi’nde hazreti Furkan, mallarımız ve canlarımız karşılığında bize vaad edilen cenneti muştulamıyor muydu!? Yavaş yavaş taşlar yerine oturmaya başlıyor ve zimmetime addettiğim emanetleri Malik-i Hakikisine teslim ediyordum. Tam bu noktada sizleri Altıncı Söz’e götürmek, eğer malı ve canı O’na (c.c.) teslim etmezsek ne kadar yanlış yapacağımızı Üstadımızın beyanlarıyla görmek ve göstermek istiyorum; “Eğer O’na (c.c.) vermezseniz, zaten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini sonsuza kadar koruyamıyor. Elinizdekiler, herkes gibi sizden de gidecek. Boşu boşuna gitmiş olacak ve yüksek kazanç fırsatını da kaçıracaksınız. Ayrıca elinizdeki değerli aletler ve imkânlar, asıl kullanılması gereken yerde kullanılmadığı için tamamen değersiz hale gelecek. Hem onları koruma ve yönetme zahmeti size kalacak. Hem de emanete ihanetin cezasını göreceksiniz. Yani, beş kat kayıp üstüne kayıp!” [3]
Yolculuğa dönüp geriye kalan cüz-i irademle birlikte devam ettim. Bu yolda attığım her bir adımda kâinatın binbir varlık dilleri hep bir ağızdan aynı şeyi sesleniyordu bana: “Bırak!”, “Yaslan!”, “Dayan!” ve “Tevekkül et!” Ve, evet gitmek istiyordum. Dünyanın bütün boğucu meşgalesinden, fuzûlî sohbetlerin mâlâyaniyatından ya da dalaletten, gafletten, ülfetten ve gıybetten sıyrılmak istiyordum. Kabuğunu soymak ve özüne ulaşmak istiyordum maddenin. Mânâya kavuşmak gibi bir arzum vardı. “Hatta, O cüz-i ihtiyarîden dahi vazgeçip, irade-i İlâhiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenâb-ı Hakk’ın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-i tevekküle yapışmaktır.” [4] duam.
İçimde artık temeli atılmış – küllî iradeye, cüz’i iradesini teslim etmiş bir binanın projesi oluşmuştu. Fakat, dünya şımarık bir çocuk gibi çok sevecendi. Gitmemem için bahaneleri tutuyor, önüme yine kendisini seriyordu. Evet belli ki zor bir kopuş olacaktı. Fakat, olacaktı. Ciddi bir mücadele vermişti belki de nefsim ve iradem. Esasen bilemiyorum. Yıllardan beridir dünya denilen insan değirmeni çokça insan hayatını tüketmişti. Bu yüzden kendisinden yana kaybettiğim veya kaybedeceğim bir şey var mıydı, hiç olmuş muydu? Zannetmiyorum. O yüzden, her anımı kapsayacak olan kendini bulma yolculuğuna çıkmak daha ağır basmıştı.
Rüyalarda haber verilmiş gibi bir tılsımı vardı bu gidişin. İçinde hakikate ait her şeyin güneş gibi âyân olacağına dair. Hayat içine kader ipiyle ilmek ilmek işlediğimiz ef’âllerimizden oluşan tablo sensin, ey insan. Oldum dediğin ân, toprakla setredildiğin zaman. Saatin çarkları ne hızlı ne yavaş… Geçmişten geleceğe doğru akan kan, yaşama dair bir iz. Ve sen bulunduğun şu andan başka hiçbir şeysin. Ey âyine-misal, ey vahid-i kıyasî, ey âlet-i inkişaf ve mânâ-yı harfî gibi, mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren aczin, fakrın ve zaafın madeni olan ene sultancığı, sen varlık aleminde bir dest-i kudretin yardımıyla yok edilmesi gereken bir hiçsin. O hiçlik ki; sen küçüldükçe, büyüyen bir hakikat var güneş gibi. Onun ışıkları seni aydınlatıyor, besliyor, yaşatıyor. Sen o makamda en şerefli olansın. Hiçliğinde insansın. Durma, git keşfet güneşini, aydınlattığı daha nice vâridâtı ve mahlûkatı… Sırlar âyân olmak için varlar, sen de sırları çözmek için. Aramak ölümden önceki son durak. Arefe gününü anımsatır bana. Ve hayat hep o arefe değil midir?
Ben yok olduğumda hakiki var olanı bulmaya gittim. Hakikatin perdesinde ben yok olunca O (c.c.) var oldu. Ben adem olunca âlem açıldı. O zaman yokluğumda âlemi ya da âlemi ademimde seyrettim. Sonsuz ve sınırsız âlemdeki, hiçliğimin içinde her şey olduğum kendimden haber vermek için şimdi anneme geri dönüyorum.
Kaynakça
[1] 33. Söz
[2] 8. Söz
[3] 6. Söz
[4] 17. Söz
