Yazar: Zeynep Sena Sayın
Viyana’da sabahın erken saatleriydi. Şehrin hafızasını saklayan tenha kaldırımlarda, ağır ağır yürüyordum. Havanın serinliği taş duvarlara sinmişti.
Daha bu şehre gelmeden, ziyaret edeceğim yerlerin bir listesini yapmış, o listenin başına da Viyana Sanat Tarihi Müzesi’ni yazmıştım. Avrupa’nın en köklü müzelerinden biriydi ve özellikle Rönesans ressamlarının eserlerini görmek için uzun zamandır bekliyordum. Bu sabah işte o planın bir parçası olarak, müzenin tarihî kapısından içeri girdim.
Mermer merdivenler, yüksek tavanlar, fotoğraf makineleri ellerinden düşmeyen ziyaretçiler… Müzenin duvarlarında farklı koleksiyonlara ait küçüklü büyüklü tablolar asılı duruyordu. Geçtiğim her bir kapı, zamanda bir sıçrayış gibiydi. Her salonda ayrı bir dönem, ayrı bir estetik anlayış, ayrı bir düşünce dünyasıyla karşılaştım.
Kapılardan biri, büyük bir salona açılıyordu. Salonun kapıya yakın duvarının önünde bir anda duruverdim. Gözlerimi süratle kaldırdım. Nazargâh-ı İlâhî olmasını umduğum kalbimde, ansızın bir perde aralandı. Yoğun bir heyecan, hayret ve korku anıydı. Kalbim süratle atmaya başladı.
Pieter Brueghel’in meşhur “Babil Kulesi” isimli yağlı boya tablosunun önünde duruyordum. Kendime, bu detaylarla örülü kompozisyonun karşısında bir yer bulup oturdum. Zihnimin içini bir müddet susturup incelemeye başladım. Spiral biçimde yükselen devasa kule, görsel bir hikâyeyi andıran tablonun hem mimarî hem de anlatısal merkezini oluşturuyordu. Tablonun arka planında bir şehir silueti uzanıyordu. Şehirde yüzlerce küçük insan figürü vardı. Kimi taş taşıyor, kimi plan çiziyor, kimi ise Firavun’u andıran bir figürün önünde diz çöküpeteklerini öpüyordu.
Babil ismini ilk kez burada duymamıştım elbette. Eski Mezopotamya’nın kalbinde yer alan bu şehrin, tarihçi Heredot tarafından “yeryüzündeki en güzel şehir” olarak anıldığını okumuştum. Tabloda resmedilen Babil Kulesi, Sümerce “Göğün ve Yerin Temeli” adıyla bilinen, 91 metre yüksekliğe sahip yedi katlı devasa bir tapınak olarak inşa edilmişti. (1) Yani tablo sanatsal bir tasvirden öte, tarihî bir vakıanın simgesel anlatımıydı ve kutsal metinlerde de kökeni bulunuyordu. Tevrat’ta, “Gelin, kendimize bir kent kuralım; göklere ulaşacak bir kule dikip ün salalım” (11:4) deniyordu. Kur’ân-ı Kerîm’de ise Firavun’un “Haman! benim için bir kule inşa et, dedi, Umarım ki böylece yükselebillir, göklere yol bulur da Mûsâ’nın Tanrısına ulaşırım. Gerçi ben onun yalancı olduğunu zannediyorum ya, (neyse!)” (el-Mu’min, 36-37) sözleriyle geçiyordu.
Bu iki kıssa, tarihsel dönemleri farklı da olsa Babil Kulesine atıfta bulunarak aynı temel hastalığa, kibir marazına işaret ediyordu. İşte tam da Babil halkına, yakalandığı bu iç hastalığa karşı Cenâb-ı Hak, ilahi rahmetinin bir tecellisi olarak, hakikatin yolunu göstermek için başta Halîlu’r-Rahmân Hz. İbrahim olmak üzere birçok peygamber göndermişti. Ancak şeytanı şirâzeden çıkarıp Firavun’u ilahlık iddiasında bulunmaya kadar getiren kibir, ne yazık ki iman etmeye mâni faktörlerin başında geliyordu.(2) Babil halkı kendilerine gönderilen peygamberleri alaya almış ve önceki insanlık dışı hayatlarını sürdürmekte ısrar etmişlerdi.
Orada uzunca bir süre oturdum. Şehrin ortasında göğe yükselen bu koca yapıyı seyrettim. Zâhirde parlak, bâtında boş bir ihtişam. Bir tabloya bakıyordum, evet, ama aslında, en derin zaafıma, kendi nefsime tutulmuş bir aynaya bakıyordum. Kibrime, arzularıma, nefsimle ördüğüm basamaklara… İnsan, hiç farketmeden küçük Babil kuleleri inşa edebiliyor içinde. Bazen bir başarı hırsında, bazen bir takdir beklentisinde. Şükür ki bu kalbi hastalığa karşı kapıları ardına kadar kapamanın reçetesi elimizde: Tevâzu, mahviyet ve hacâlet. Yüzü yerde olma; kendini sıfırlama, hep bir mahcubiyet içinde bulunma. (3)
Tablonun karşısında zihnimle kalbim arasında mekik dokurken, vakti unutuvermişim. Hassas ruhları derinlikten derinliğe sevkeden âmillerin başında sanat gelir (4) derler, boşuna değil. Bir tablo nasıl oldu da beni saatlerce semanın yüksekliklerinde gezdirdi ve güzelliklerin hepsinin O Güzeller Güzeli’ne ait olduğu fikrini kalbimde sağlamlaştırdı.
Müzeden çıktığımda hava kararmıştı. Sokak lambaları yanıyor, hafif bir yağmur çiseliyordu. Bugün nasibime iki rahmet düşmüştü: biri bulutlardan, biri Pieter Brueghel’in fırçasından.
Allah’ım bana güç ve kuvvetim kadar mahviyet, ilim ve hikmetim kadar tevazu nasip et! Nefsimi, insanlar içinde sıradan bir insan olmaya razı et!
Amin!
Dipnotlar:
1. Sargon Erdem, “BÂBİL”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/babil (07.10.2025).
2. Kırık Testi, Tevazu ve Kibir. M. Fethullah Gülen, “Tevazu ve Kibir”, 11 Eylül 2023, https://herkul.org/kirik-testi/tevazu-ve-kibir/
3. Bamteli, Nifak Marazı ve Şeytanî Atmosfer https://herkul.org/bamteli/nifak-marazi-ve-seytani-atmosfer/
4. M. Fethullah Gülen, Ölçü veya Yoldaki Işıklar, “Sanat”, İstanbul: Nil Yayınları, 2011.
