Yazar: Zeynep Baran
Anneannem, “Güçlü bir kalp önce orta yerinden çatlar.” derdi. Onu gün be gün iyileştirdiğinde, işte gerçekten sağlam bir kalbin olur.
Kalplerimiz küçük yaşlarda orta yerlerinden çatlamıştı. Ayrılığı, iflası, hacizi, adliyeyi, cezaevini öğrenmiştik. Babamızı parmaklıklar arasında görmüştük; annemizi ise gözleri hep yaşlı… Hayatın soğuk yanlarını erken yaşlarda görmüş, öğrenmiştik. Kalplerimiz darbe üstüne darbe yemiş, bize ise onu tamir etmesi düşmüştü.
Babamızı bir sabah vakti ansızın alıp götürdüklerinde ben on iki, kardeşim ise sekiz yaşındaydı. Ben de büyük sayılmazdım ama kardeşim için ablaydım; o ise en küçüğümüzdü. Ağlamak istemiştim ama ona bakınca susmuştum. O ne hissetmişti acaba?
Kardeşim ve babam çok iyi anlaşırlardı. Babam ona “kankam” derdi. Belki en küçüğümüz olduğu için sevimliliğiyle sevgiyi üzerine çekiyordu; bilmiyorum ama bir yandan da büyüklerle anlaşabilecek kadar olgun bir çocuktu. Bir çocuğun hayal dünyasının renkli olabilmesini sağlayan şeyler sevgi ve huzurmuş. Bizim için her ikisi de vardı.
Kardeşimle sık sık oyunlar kurar, birlikte oynardık. Evde bulduğumuz her objeyi bir oyun figürüne dönüştürür, evin altını üstüne getirirdik. Evimizde “dokunulmaz” diye bir yer yoktu. Annem çok kızsa da onun eşyalarını bile kullanırdık. Renkli şallardan elbise, yastıklardan şato, kâğıtlardan para, şemsiyelerden çatılı evler yapardık. Bitmek bilmez bir hayal dünyamız vardı.
Bazen yırtıcı bir aslana dönüşür, bazen bir ülkenin kraliçesi olurduk. Oyun denince bütün kapılar bize açıktı. Elbette tartıştığımız da olurdu. Hayali şatolarımızı ve kıyafetlerimizi paylaşamaz, bir-iki dakika küser, sonra yine oyuna dönerdik.
Biraz daha büyüyüp okula başladığımızda iyi bir öğrencilik hayatımız oldu. Kardeşim sınıfının gözde öğrencisiydi; çalışkandı ve matematiği çok severdi. Okuldan eve gelir gelmez, küçücük boyuyla kendisine büyük gelen okul üniformasını çıkarmadan kollarını sıvar, masanın başına oturur ve ödev yapmaya başlardı.
Belki de babamın en çok hoşuna giden şey onun bu çalışkanlığıydı. Yanlış yaptığımız soruları kontrol eder, hepsini tek tek açıklardı. Başarılı olmamızı çok isterdi. Hatırlıyorum, bize en çok söylediği şey “Kitap okuyun!” olurdu. Bir yerden bir yere giderken bile bizi boş bırakmaz, hep okumamızı isterdi.
O günlerden geriye hoş hatıralar kaldı. Çocukluğumuzu hem dolu dolu hem de buruk yaşadık. Şimdi dönüp arkama bakınca, o güzel günlerde adım adım yetiştiğimizi görüyorum. Rüzgârın sert esintisine dayanabilecek gücü, o günlerde toprağın derinliklerine doğru uzanan köklerimizden almışız.
Hayatımızın bu evresinden sonrası ne yazık ki bu kadar güzel yaşanmadı. Bazen adliye koridorlarında, bazen otogar mescitlerinde sabahladık. Tüm mal varlığımızı kaybettik. Haksız yere tutuklanan babamızı ayda bir kere, yalnızca bir saat görebilmek için 900 kilometrelik yollar aştık.
On beş saat gidişi, on beş saat dönüşü olan her yolculukta bambaşka hikâyelere ortak olduk. Ama babamın nasihat ettiği gibi, okumaktan asla vazgeçmedik. Yine sınıflarımızın en iyisi olmaya devam ettik.
Kalplerimiz küçük yaşlarda ortadan ikiye parçalandı; ama Allah’a olan inancımız ve birbirimize olan sevgimizle o kalbi tamir etmeyi başardık. Şimdilerde ise nice gönüllere deva olmaya gayret ediyoruz.
