2026 Edebiyat Nisan 2026 Numan Erciyes

Ustayı Unutma!

Numan Erciyes

Pazar günleri babamla, mutat pazar kahvaltılarımızdan sonra alışverişe çıkarız. Bir sonbahar günü yine pazara giderken, babam direksiyonda birden kaşlarını çattı: “Yine arabanın harareti arttı. Bir problem var. Hadi önce bir Metin ustaya uğrayalım.” dedi.

Pazar yolundan ayrılıp sanayiye doğru döndük. Eskiden beri severim sanayiyi; her yerde demir sesleri, hava kompresörlerinin “fısss” sesi, motor kokusuna karışan çay kokusu… Babam arabayı, üzerinde “Metin Oto” yazan eski tabelanın önüne çekti.

Kapıdan içeri girerken Metin usta bizi görünce gülerek ayağa kalktı: “İyi ki araban var da geliyorsun dostum,” dedi babama. “Yoksa görüşemeyeceğiz!”

Arabayı işaret edip, şakayla sordu: “Yine ne rahatsızlığı var bu emektarın?”

Babam gülerek, “Hararet yapıyor sık sık. Yokuş çıkınca ibre tırmanıyor,” dedi.

Usta elini silip, “Hadi siz içeri geçin. Kalfa baksın. Çay da yeni oldu,” dedi.

Dükkânın içi sıcacıktı. Köşede yanan sobanın üstünde çaydanlık fokur fokur kaynıyor, camlar hafif buğulanmıştı. Küçük masanın etrafında, arabasının tamir edilmesini bekleyen başka biri daha oturuyordu.

Metin Usta bizi ona doğru yönlendirdi ve tanıştırdı: “Bak Hoca, bu benim çocukluk arkadaşım Ahmet,” dedi. Sonra beni gösterip, “Bu yakışıklı da oğlu Burak.”

Ardından diğer kişiyi işaret etti: “Bu da yanımızdaki okuldan biyoloji öğretmeni Mesut Bey.”

Masaya oturduk. Metin usta ince belli bardakları doldururken kalfaya seslendi: “Evlat, Ahmet abinin arabasına bak hele. Hararetten şikâyetçi. Özellikle termostata bir göz gezdir.”

Biz sohbet ederken, arada tamirhaneden gelen alet sesleri sobanın çıtırtısına karışıyordu. Bir süre sonra kalfa, elinde bir parçayla içeri girdi: “Usta,” dedi, “Ahmet abinin arabasının termostatı bozulmuş.”

Metin usta gülerek: “Değiştir oğlum, Ahmet abin zengindir,” diye takıldı. Herkes güldü.

Ben, kalfanın elindeki parçaya baktım. Merakıma yenik düşüp sordum: “Metin amca, termostat nedir?”

Usta, çayından bir yudum alıp bana döndü: “Bak şimdi Burak,” dedi. “Termostat, bir aracın ısısını ayarlayan, koruyan küçük bir bekçi gibidir. Motorun suyunun çok ısınmasına izin vermez. Motor fazla ısınınca açılır, suyun dolaşmasını sağlar ve motoru serinletir. Yani motoru tam kıvamında tutar; ne çok soğuk, ne çok sıcak.”

Sonra elindeki parçayı masaya bırakıp devam etti: “Sadece arabada yok bu. Evdeki ütüde de var mesela. Ütü çok ısınınca kapanır, soğuyunca tekrar çalışır. Fırında var; içinin belirli derecenin üstüne çıkmamasını sağlar. Klimalarda var; odanın ısısını kontrol eder. Kısacası, ısıyı belli bir aralıkta tutan akıllı bir anahtar gibi düşün.”

Anlattıkları hoşuma gitmişti. “Yani,” dedim, “her şeyin içinde böyle gizli ustalar var; sıcaklığı kontrol ediyorlar?”

Tam o sırada Mesut öğretmen gülerek söze karıştı: “Bak Burak, en ilginç termostatlardan biri aslında bizde var, biliyor musun?”

Çok şaşırdım. “Bizde mi? Biz elektrikle mi çalışıyoruz ki termostat olsun?” dedim.

Babam da merakla araya girdi: “Enteresan hocam, gerçekten öyle mi?”

Mesut öğretmen sandalyeye yaslanıp anlatmaya başladı: “Evet, vücudumuzda da termostat var. Hem bu termostat ömür boyu garantili ve kişiye özel. Öyle mahirdir ki yaşlılık, gençlik, uyku, hastalık dönemi ve bulunduğumuz iklime göre en ideal sıcaklığı ayarlar. Hem de bütün bunları bizim haberimiz bile olmadan yapacak şekilde programlanmıştır.”

Dikkatle dinliyordum. “Sağlıklı bir insanda,” diye devam etti, “Vücut ısısı yaklaşık 36,5 ile 37,5 derece arasında tutulur. Bir derece bile önemlidir. Vücut sıcaklığımız bu sınırların altına veya üstüne çıkarsa bir problem var demektir. Mesela 35 derecenin altı hipotermiye, yani tehlikeli soğumaya; 39 derecenin üstü ise hipertermiye, yani aşırı ısınma hâline neden olur.”

Babam, “Sibirya’da sıfırın altında 30-40 derecede yaşayanlar da var, Afrika çöllerinde 50 derecede yaşayanlar da…” deyince Mesut öğretmen başıyla onayladı: “Aynen öyle. Buna rağmen onların vücut sıcaklığı da aynı aralıkta kalır. İşte bu düzeni sağlayan sisteme ‘termoregülasyon’, yani ısı ayarlama diyoruz. Bizim termostatımız beynimizdeki hipotalamus denilen çok küçük bir bölgede. Sıcaklık arttığında düşürmek, azaldığında ise artırmak için tüm sistemi harekete geçirir.”

Benim kafamda küçük bir oda ve içinde koşturan minik memurlar canlandı. Öğretmen devam etti: “Hipotalamusun ön ve orta kısmında iki bölüm var. Ön kısım vücut sıcaklığını düşürmekle, orta kısım ise artırmakla görevli. Sanki biri ‘soğutma’, diğeri ‘ısıtma’ düğmesi gibi.”

“Peki,” dedim, “bu düğmelere kim, ne zaman basıyor?”

“Güzel soru,” dedi öğretmen. “Merkezi harekete geçiren şey, derimizdeki ısı reseptörleri. Soğuğa ve sıcağa duyarlı farklı görevliler var. Ayağımızın ucundaki küçücük bir sıcaklık değişimi bile sinirler yoluyla anında hipotalamusa iletilir. Sonra sistem otomatik olarak devreye girer.”

Metin usta hayretle dinliyordu. Öğretmen devam etti: “Mesela vücut sıcaklığını düşürmek gerektiğinde, önce içerdeki ısı deriye taşınır. Kan damarları genişler, deriye daha çok kan gider ve deriden ısı kaybı artar. Ayrıca terleme mekanizması devreye girer; ter buharlaşırken vücudu serinletir. Eğer vücut fazla soğuduysa bu sefer damarlar daralır, ısı kaybı azaltılır ve titreme başlar. Çünkü kaslar çalışırken ısı üretir.”

Babam hayranlıkla iç çekti: “Biz arabaya su koy, antifriz koy, termostat değiştir diye uğraşıyoruz,” dedi. “Vücutta bunların hepsi sessiz sedasız, ücretsiz oluyor.”

Metin usta çayından bir yudum daha alıp hafif mahcup bir gülümsemeyle, “Biz de ustayız diye geziyoruz,” dedi. “Şu anlatılanlar harikulade işler ama haberimiz yok. Arabanın termostatı bozuluyor, değiştiriyoruz. Ama vücudumuzdaki termostat ömür boyu çalışıyor, bozulmuyor, bakım istemiyor; kıymetini bilmiyoruz.”

Ben pencerenin buğusuna küçük bir termometre resmi çizerken içimden, “Demek ki farkında olmadığımız ne kadar çok nimet var,” diye geçirdim.

Mesut öğretmen babama dönüp, “Bakın, arabanızın harareti arttı diye geldiniz. Eğer Allah korusun, vücudun harareti kontrol eden sistemi bozulsa insanın yapacağı hiçbir şey yok,” dedi. “Tıbbın yapabildiği çoğu zaman sadece bu mükemmel mekanizmanın işine biraz yardım etmek.”

Babam başıyla onayladı: “Arabamın termostatı bozulunca burada bir iki saat bekliyorum, parça değişiyor,” dedi. “Ama insanın termostatı bozulsa, dünyadaki bütün sanayiler bir araya gelse tamir edemez. Demek ki bize verilen bu düzen, satın alınmış bir hizmet değil; bedelsiz bir lütuf.”

Metin usta gülerek, “Biz bir parçayı doğru takınca kendimizi usta sanıyoruz. Halbuki bizi yaratan ve böyle kusursuz sistemleri içimize yerleştiren asıl Usta. Biz sadece O’nun sanatını anlamaya çalışan çıraklarız.”

Babam, her zamanki ciddi ama yumuşak sesiyle, “İnsan, ne kadar çok şeye sahip olduğunu ancak böyle zamanlarda fark ediyor.” dedi. “Hocam, araba bozulmasa seninle ve Metin’le bu sohbeti yapmayacaktık. Belki de bu pazarın hediyesi bu sohbet oldu.”

O an sanayinin gürültüsü bile bana farklı gelmeye başladı. Her çekiç darbesi sanki “Ustayı unutma!” diye kulağıma vuruyordu. Sobanın üstünde fokurdayan çaydanlık buharıyla camı buğulandırırken, içimde de başka bir buhar yükseliyordu: Farkındalık…

Kalfanın sesiyle irkildik: “Usta, araba hazır!”

Metin usta anahtarı babama uzattı: “Hararet yapmaz artık ama yine de suyu, antifrizi ihmal etme.” dedi. Sonra bana dönüp göz kırptı: “Sen de kendi termostatına iyi bak, tamam mı Burak? Üşütme.”

Babamla arabaya binip pazara doğru yola çıktık. Hararet göstergesine baktım; ibre olması gereken yerde sabit duruyordu.

O pazar, eve döndüğümüzde yalnızca sebze, meyve ve ekmek getirmemiştik. Farkında olmadığımız ama hayatî önemi olan bir nimetin, vücudumuzdaki harikulade termostatın farkındalığını da yüreğimize taşımıştık.

Ve içimden, “İyi ki araba hararet yapmış.” diye geçirdim.