Senâ
Alemlerin Rabbi olan Allahım,
Ayaklarımın camiye adımlaması için kalbimde yarattığın ilhama hamdolsun. Ben aciz, unutkan, fakir ve biçare bir kulunum. Sen bana rahmet etmezsen ben bunu akıl edemezdim. Sen kalpleri evirip çevirensin. Sen kalplerde olanı bilensin. Sen kullarının kalplerine hükmeden ve onların zihinlerinde olup bitenlere vakıf olansın.
Ben bu kadar günahkâr, zihnim bu kadar kirli, aklım bu kadar bulanık, ruhum bu kadar karanlıkta ve hevalarım bu kadar güçlü iken bana bunu bahşedensin. Benim buna liyakatim yok. Bu ilhamı çabam ve niteliklerimle kazanmadım. Aksine, Sen o kadar yüce, rahmeti kuşatıcı, sevgisi derin ve şefkati ulu olansın ki şu ayaklarımı bu camiye çevirdin.
Ben, yirmi yedi yaşında kullarından bir kulum. Ben, Senin rahmet yağmurlarında yıkanan bir kulum. Ben, Senin engin şefkatinin muhatabıyım. Ben, hayat kıyafetinin giydirildiği, insan olarak halk edilen ve bununla beraber İslam’la şereflendirilen kulunum.
Hâl böyleyken ben; ziyanda olan, şükrü eksik, haşyeti yetersiz bir kulum. Ben, Senin kulunum. Senin bağışlamana muhtacım. Senin şefkat dolu kelamına muhtacım. Kalbi tamamen taşlaşmamışlara —inşaAllah— nur kaynağı olan Kur’ân’a muhtacım. Mahlukatından idrakle nimetlendirilmiş bir varlık olarak, gözlerimin önünde rızık olarak duran kâinatın sırlarına muhtacım.
Ben, beni uyandıracak, sanrılarımdan beni çıkaracak, dünya hayatının eğlencesinin bağrını yarıp hakikat tılsımını bana sunacak Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetlerine muhtacım. Ben tepeden tırnağa bir muhtaçlık içindeyim.
Senin karşında acizliğimi beyan etmemin ruhumda meydana getirdiği dalgalanmaları sözlere dökmem zor. Sana doğru olan yolculuğumda, Senin boyanla boyanmanın nasıl bir şey olduğunu, adına “gelenek” dedikleri perdeler ardından deneyimliyordum. Kısır fikir dünyamla ve taklitlerle bezenmiş bir inançla adımlıyordum yarattığın şu yeryüzünü. Başımı kaldırıp gökyüzüne değen gözlerimle, zihnimin haritalarında dolaşırken o sokakların, dönemeçlerin ve yolların üzerinde Sana dair düşüncelerin yer edinmediğini çok sonraları fark ettim.
Çok sonraları idrak ettim ki ben, bunca zamandır yüklü miktarda bir kaybı kucağında taşıyan bir bedbahtmışım. Lütuflarına muhatap kıldığın bu bedbaht kulunun yüreği bir canlılık emaresi gösteriyorsa, bu da Senin Rahman isminin tecellisidir. Senin rahmetinin karşısında yumuşayan yüreğim, kaybını yaşadığı latifelerin acısıyla inim inim inliyor.
Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: Zerre miktar hayır işleyenin mükafatını, kötülük işleyenin cezasını göreceği sorgu ve hesap sırasında insanlar, şu beş şeyin hesabı sorulmadan bırakılmayacaklardır:
- Ömrünü nerede tükettiği,
- Gençliğini nasıl geçirdiği,
- İlmini hangi yolda kullandığı ve onunla nasıl amel ettiği,
- Malını nerede kazanıp nerede harcadığı,
- Bedenini nerelerde kullanıp yıprattığı. (Bkz. Tirmizi, sıfatü’l-kıyame 1.)
Gençlik büyük bir nimet. İnsanın terakki yolculuğunda deneyimlediği bedensel kuvvetin ve enerjinin insana bahşedildiği değerli bir zaman dilimi. İnsan, Rabbinin ona lütfettiği bu güzellikleri derin bir cahillik içinde, sonsuz bir değer kazanamayacak boş ve fani işlerde kullandığı vakit, kalbinin hissedebilme kapasitesini de zedelemiş ve yaralamış oluyor.
Asra yemin eden Rabbimiz, insanın kayıpta olduğunu açıkça biz kullarına söyler. Kalbimizi sorguladığımızda, zaman zaman Allah’ın kelamının rezonansına kendini bırakamayacak ve manevî inkişafların şehbal açamayacağı kadar ziyan içinde olduğuyla yüzleşiriz.
Peki, sonra insan bu ziyandan nasıl kurtulur? Ya da ziyanda olduğunu idrak ederek ondan kurtulma yollarını nasıl araştırır? Burada itici güç nedir? Bu sorgulamalar, sadece o insanın kendi ile alakalı mıdır? Burada insanın dahli nedir? Daha önce günahı küçük görme günahına giren bir kul, ne oluyorsa artık günahları “normalleştirme” tuzağından kalbini muhafaza etme çabasına girer oluyor? Bu insanın hayatında değişen şey nedir ve değişmesinin ardında yatan sebep ne olabilir? Peki, muhakkak ki bir sebep varsa o sebepleri yaratan kimdir?
Kendime bu soruları çok sordum. Kendime dair bir şey bulamadım. Allah içime bazı sesler yerleştirdi. Bu ses bazen buraya gelmişken ikindi namazını şu camide kıl diyor. Yine o ses, ben yaptığım ibadetlerde ucb (kendini beğenme, amellerle övünme) duygusuna kapıldığımda şöyle diyor:
“Hele bir dur bakalım. Dimdik ayakta durmanı sağlayan kim? Feyizlendiğin insanları senin yoluna çıkaran kim? Seni Türkiye’den alıp bulunduğun ortamın içine koyan kim? Okuduğun kitapların parasını sana rızık olarak veren kim?”
Ben Senin kulunum. Sen, ben kaybolduğumda bana rahmet rüzgârlarını gönderen Rabbimsin. Ben ahvali meçhulüm. Sen, benim dağınıklığıma Hâlim olan Rabbimsin. Ben kendine zulmeden kulunum. Sen, sürçmelerimde Gafûr olan Rabbimsin.
Bunca liyakatsizliğime rağmen, şu gönül ayaklarıma komut verip mescide yönlendirildiğimde yüreğim mahcubiyetle burkuluyor. Zerre olmama rağmen buna muhatap olmanın hissi, gözlerimden süzülen yaşlara dönüşüyor. Beni değersiz bir sudan yaratıp tüm bu güzelliklere muhatap kılan Rabbim, rotasızlığımı affet. Nezd-i Ulûhiyet’inin rahmet dolu esintilerine her daim muhtaç beni, mahrumiyet kâbusundan emin kıl.
Âmin.
