2026 Bahattin Koçak Şiir Temmuz 2026

Sana ne?

Bahattin Koçak

Köyde sobanın yandığı tek odaya doluşurlardı kış günleri.
Annesi tandırda ekmek pişirirken, o kenarda, birkaç yıl önce köye gelen genç öğretmenin getirdiği kitaplara bakardı.
Renkli değildi sayfalar, ama o harfler içinden bir dünya doğuyordu sanki.
Annesi bazen sorardı:

– Oğlum, ne var o kitaplarda böyle?

– Anne, bilmiyorum ama sanki bir ses var orada.
Biri bir şey söylüyor.

O ses, yıllar sonra hâlâ kulağındaydı.
Onu ilk kez İstanbul’a, sonra dünyanın öbür ucuna götüren o içten çağrıydı bu.
Ama sadece bir buyruk değil, bir dua gibiydi:

“Oku! Yalnız kendin için değil…
Bir yetimin gözyaşını dindirmek için oku.
Cahilliğin karanlığını aydınlatmak,
uzak beldelerdeki çocukların kalbine ışık taşımak için oku.
Oku ki seninle birlikte bir nesil doğrulsun.
Bilgiyle, irfanla, sevgiyle yoğrulsun.”

Üniversitedeyken bir arkadaşı onu bir derneğe götürmüştü.
Çaylar plastik bardakta, soba isliydi ama o akşam yüreği aydınlanmıştı.

“Biz hizmet ediyoruz.” demişti biri.

“Neye?”

“Cahilliğe, açlığa, cehalete…
Ama en çok da umutsuzluğa karşı.”

Sonra yıllar geçti.
İlk görev yeri Anadolu’nun yoksul bir kasabasıydı.
Okula gelen öğrenciler sabah kahvaltısı yapmadan sıraya giriyordu.
Kimi deftersizdi, kimi ayakkabısızdı.
Ama o çocukların gözlerinde bir şey vardı:
Öğrenmeye aç bir umut.

Akşamları onları evde toplar, sobanın etrafında hikâyeler anlatırdı.

Bir gün küçük bir çocuk sordu:

– Öğretmenim, bu kadar yoksullukta niye uğraşıyorsun bizimle?

Gülümsedi:

– Çünkü sizde bir gelecek var.
Ve ben o geleceğin yanındayım.

Zamanla görev büyüdü.
Yurt dışında bir okula gönderildi.
Yeni bir dil, yeni bir kültür, yeni bir mücadele…
Ama içindeki ses hep aynıydı:

“Neden başka türlü bakıyorsun bu dünyaya?”

Gün geldi, karalama kampanyaları başladı.
Bir sabah sosyal medyada kendi adını bir iftira listesinde gördü.
Dostları tutuklandı, kimi kaçtı, kimi sustu.

Telefonu sustu, kapılar kapandı.
Ama içindeki ses hâlâ susmadı.

“Bir çocuğun kalbine dokunuyorsan,
bir annenin duasına vesile oluyorsan…
Bu yolda devam et.”

Avrupa’ya geldiğinde hiçbir şeyi yoktu.
Ne statü, ne güvence, ne de tanıdık bir yüz…
Ama yüreğinde yıllardır taşıdığı bir emanet vardı:
Hizmet etme aşkı.

İlk aylar zor geçti.
Bulaşık yıkadı, temizlik yaptı.
Ama her hafta sonu, küçük bir apartman dairesinde çocuklara ders verdi.
Bazen altı öğrenci gelirdi, bazen iki.
Ama hep aynı inançla:

“Bir kişi bile öğrenirse,
bir dünya değişir.”

Bir gün mülteci kampından gelen bir kadın, kucağında bebeğiyle kapıdan içeri girdi.
Gözleri dolu doluydu.

– Çocuğum burada okuyabilir mi?

– Elbette, dedi.

Sustu.
Çünkü boğazı düğümlendi.

O an anladı:
İnsanlara sadece bilgi değil,
umut da taşıyordu.

Zamanla gönüllüler çoğaldı.
Bir etüt merkezi kurdular.
Kermesler yaptılar, yardım tırları gönderdiler, iftarlar düzenlediler.
Her işin arkasında o sessiz soru vardı:

“Sana ne?”

Ve o, her defasında kendi kendine şu cevabı veriyordu:

“Bana kalırsa,
bana kalır.”

Kimi zaman gecenin bir yarısı dua ederken dizlerinin bağı çözülüyordu.
Kimi zaman yalnız kaldığında, duvarda asılı duran eski bir fotoğrafa bakıyordu:
Köydeki ilk sınıf, ilk öğrenci, ilk tebessüm…

Her şey oradan başlamıştı.
Bir harfle.
Bir ışıkla.
Bir inançla.

Bugün belki gazetelere çıkmaz ismi.
Hiçbir madalya takılmaz göğsüne.
Ama o biliyor:

Bir çocuğun hayatına dokunmak,
bir annenin duasına karışmak…
Bir babanın içini rahatlatmak,
bazen bir ömrün en büyük başarısıdır.

Ve bu başarı,
gürültülü zaferlerden değil,
sessiz fedakârlıklardan doğar.

Bazı insanlar vardır…
Adı bilinmez, hikâyesi yazılmaz.
Ama onlar,
başkalarının yürüyebilmesi için yeryüzüne iz bırakır.

Onlar içindir bu yazı.

“Sana ne?” diyenlere karşı,
“Ben varsam,
bana düşer.” diyenler için.

Bazıları hâlâ soruyor:

“Sana ne?”
“Elini niye taşın altına koyuyorsun?”
“Himmet ve muavenet verecekse başkası versin, sana ne?”
“Dünya bu, düzelse ne olur?”

Ama o,
başka türlü bakanlardan.
Kapatılan her okulun yerine yeni bir ışık yakmaya çalışanlardan.
Susmanın, kabullenmek olmadığını bilenlerden.

Çünkü o da biliyor:

Bir çocuğun ilk harfi öğrenirken gözlerindeki parıltı,
bir ömrün en değerli meyvesidir.

Ve bu meyve,
bazen kıt kanaat biriktirilmiş bir himmetle sulanır.
Bazen de sessizce edilen bir duayla…

Bazı insanlar vardır.
Adı bilinmez, hikâyesi yazılmaz.
Ama onların açtığı yollar,
başkalarının hikâyesi olur.

İşte onlar içindir bu yazı.

“Sana ne?” diyenlere karşı,
“Bana kalırsa,
bana kalır.” diyebilenler için.