Yazar: Nuray
Namaz kılacak yer yok, abdest de almadan çıkmışım. Tüh ya! Cami de bize bir hayli uzakta. “Şu kahvemizi de bitirelim, evde kılarız zaten,” diye bahane uydurduğumuz, kendimizden ve dinimizden kaçtığımız o anlar… Açıkçası sizi bilemem ama ben Türkiye’de yaşarken hep bu bahanelerin arkasına saklanırdım. Dakikalarca makyaj yapmak zor gelmezdi ama iki dakikada aldığım abdest beni yorardı. Zaten Müslüman olarak bilinen bir toplumda, insanın neye ve niye inandığını anlaması zor oluyor. Başımda başörtüsü var; yetmiyor mu beni Müslüman yapmaya? Ezan okununca müziği de kısıyorum, öyleyse ben bayağı iyi bir Müslümanım olmalıyım!
Ha, bir de söylemeyi unuttum; övünmek gibi olmasın ama mezarlık görünce Fatiha da okuyorum. Görevlerini yerine getiren örnek bir Müslüman sanıyordum kendimi; oysa inancım kalbimde değil, dilimdeymiş. Ezan sesi duymak, mesela, bir alışkanlığa dönüşünce manasını kaybetti içimde. Halbuki her vakit okunan ezanı duyduğumda içimin titremesi, kalbimin namaz kılmanın vereceği heyecanla atması gerekirdi.
Bunları fark ettiğimde, ben artık başka bir ülkede yaşamaya başlamıştım; kendi ülkemde ise neye inandığımı, manasıyla anlamadan yaşamışım. Ezan sesi yerini çan sesine bırakınca fark ettim: Ben Müslümanım ve namaz, bir opsiyondan öte, ruhumun canlılığı açısından bir zorunluluktu—hem de en güzel zorunluluk.
Yanımda seccade taşımaya başladım, namaz kılacak yer aradım, evden abdestsiz çıkmamak rutinim oldu. “Namazı nerede kılabilirim?” sorusu hep aklımın bir köşesinde kaldı. Kafeye bile gidecek olsak, “Namaz ne zaman çıkıyor? Seccade aldınız mı? Eve namaz çıkmadan döneriz.” gibi muhabbetler çok normal olmaya başladı.
Çünkü yurt dışında bir Müslüman olunca, önce kendinin, sonra çevrenin nasıl bir hayat sürdüğünü çok iyi gözlemleme fırsatın oluyor. Ve kendi hayatını onlarınki gibi sürdürmeye başladığında, insanın canı sıkılıyor. “Müslümanım,” derken utanıyor, “Benim farkım ne o zaman?” diyor. Canı sıkılmayan da tabii, ürünün içeriğine bakmadan direkt yeme cesareti gösterebiliyor. Bu cesareti, ibadetlerinden uzaklaşırken de gösteriyor.
Amerika’ya ilk taşındığımda her şey toz pembeydi; şimdi ise çoğu rengi göremez durumdayım. Beni ayakta tutan tek şey namazım. Bana neyi, niye yaptığımı o kadar güzel hatırlatıyor ki, başka hiçbir şeye ihtiyaç duymuyorum. Ben mescidimi cebimde taşıyorum. Ne zaman ki vakit giriyor, çıkarıyorum mescidimi cebimden ve namazımı kılıyorum. Bir anda dünyevi olan her şeyle arama bir duvar örülüyor. Her vakit hatırlıyorum kim olduğumu, her vakit…
Ama tabii ki de aciz oluşumdan ötürü sadece namaz yetmiyor; dinin her şeyine tutunuyorum. Sanki bıraksam düşecekmişim gibi, sanki bıraksam ölecekmişim gibi. Yani diyebilirim ki, Müslüman olmanın ne demek olduğunu yurt dışına çıkınca öğrendim. Ezana hasret kalınca anlıyor insan bazı şeyleri. Şu koca ülkede beni, cebimdeki seccade ayakta tutuyor; kalan her şey onların olsun, geçici olanda gözüm yok. Ben sadece O’nun rızasına talibim. Vesselam.
