Yazar: Zeynep Baran
Zaman, beklemek nedir bilmeden akıp gidiyor ellerimizden. Kimi zaman da onun bu acımasızlığı geride bıraktıklarıyla içimizde tufanlara sebebiyet verebiliyor. Her hâdisenin vaktine göre milimi milimine işlemesi ve vadesi dolanın bir an dahi beklemeyip son bulması vedaları da beraberinde getiriyor ama gönlüm hep “son bir kez daha…” diyerek ümide sarılıyor. Son bir kez daha görsem, son bir kez daha dinlesem, son bir kez daha sevdiğimi söylesem…
Sonlar yerini tekrara hiçbir zaman bırakmadıklarını acı tecrübelerle öğreniyorum. Vedalarımı sessizce içime alıyor ve onlara kalbimde sıcak yuvalar kuruyorum. Onları içimde yaşatarak büyümeyi öğreniyorum. Her yaşanmış geride kendine has bir iz bıraksa da karşılıksız olan duygularımın “unutmak” rüzgarına kapılmadıklarını görmek de ayrıca içimi rahatlatıyor. Elime eski bir mektup geçtiğinde sevdiklerime hiç veda etmediğimi fark ediyorum mesela. Sevdiğimin el yazısını kâğıdın üstünde gördüğümde pir-ü pak bir şekilde gün yüzüne çıkıyor etkisini yitirmeyen duygularım. Keza “Veda etmek neydi ki?” diye düşünüyorum kendimce. “Sonsuza bağlı duygularımız hangi sonun tufânında yok olup gidebilir?” diyorum.
Vedaların sancısı ancak beklentilerimizde saklı olabilir. Neyi, kimin için sevdiğini bilmek, süratle akıp giden yaşamın içinde ayrılıkların yıkıcı etkisini azaltmaya yardımcı olduğunu düşünüyorum. Bazen bir çiçeği bile seviyor gönül. Solup gittiğinde acı duyuyor. Oysa onun için içimizde yeşeren sevginin hiç ölmediğini fark etmek, vedaların sadece bedenlerle olmadığını gösteriyor.
Geçmişte yaşadıklarımıza şükürle mukabele etmek ve geleceği var eden Zât’a da şüphesiz teslimiyetle güvenmek hayatın en çözülesi formülü olsa gerek. Bazen geçmez sandıklarımız, bazen kötülüğün ta kendisiyle yüz yüze gelişimiz, bazen de kendimizi çıkmaz sokaklarda bulmamız hayatın içinde her daim var olan durumlar. Bunlardan sıyrılmanın, yeniden ayağa kalkmanın formülleri de bu dertlerin içinde mevcut oluyor. “Sevdiğim şey benden gidemez!” diyerek, tüm olumsuz görünen şeylere rağmen insan içinde ümidi taşıdığında ve iyiliğin elini hiç bırakmadığında bilinmezin peçesini sabırla yırttığına inanıyorum. Değil gezegenleri çeviren; yaprağın, dalından düşüşünü bile takip eden bir Zât’ın, insanı kendi içine düştüğü çıkmazlarda çaresiz bırakması mümkün görünmüyor. “Kainatın içinde yer alan herhangi bir hadise gözüme çarpıyorsa eğer bunun bana anlatmak istediği bir şey olmalı.” diyerek olayları yorumlamaya çalıştığımda, bir karıncadan, bir çocuğun ağlamasına kadar her şeyin bana kendi dilinde hastalıklarıma reçete sunduklarını fark ediyorum.
Zamanın bir oyunu olan vedalara kendi dünyamda inançlarımla ve kazandığım değerlerimle meydan okuyorum. Kaybetmenin anlamı her literatürde aynı olmadığı gibi anlayış tarzlarımızda da farklılıklar oluşturduğunu görüyorum. Bu dünyada son bulmanın yerini yeni bir dünyada -hem de zamandan ziyade- neşr etmek olduğuna yürekten inanıyorum. Her veda, sonsuzluğu betimleyen ayrı bir kelimeye dönüşüyor. Zamanın sayfaları bir bir kapansa da duygularımın mürekkebi silinmiyor.
