Hale Hayta
Ne kadar çok zaman semanın gözyaşlarına tanıklık etmişti yeryüzü. Kim bilir kaç kişinin ardından hüzünlü veda türküleri söylemişti. Bağrında yetişen binbir tür çiçeğin yanı sıra, konaklık ettiği o seçkin misafirleriydi kendisini güzelleştiren. Her tanışıklığın bir ayrılığı vardı. Yolun kaderi buydu. Göçmen kuşlar misali, veda ediyorlardı birer birer.
Başlangıç olan doğumdu ilk veda. Anne karnından annenin sıcak güvenli kolları arasına başlayan bir yolculuktu bu.
Kim bilir kaç kere tatmıştı bu duyguyu insanoğlu. Her neharın ayrılığında, her baharın gidişinde yudumlamıştı ayrılık acısını.
İlk idrak ettiği mevsimdi bahar. Bir zamanlar bahçelerinde oynadığı, çiçeklerini kokladığı taptaze o baharın yerini hazan mevsimi almıştı. Bir zamanlar yemyeşil yapraklarla bezeli ağaçların sararmış yaprakları, yeryüzünü sarının, kırmızının binbir tonuna boyamıştı. Elvan çiçeklerin kokusu da veda ediyordu. Nazenin yapraklarını âdeta gözlerinden sakınan bülbül, sevdiğinin gözleri önünde solmasını izlerken ötmez olmuştu. Bahar da elveda diyordu sakinlerine. Bir yolculuğun daha sonuna varılmıştı. Çehreler hüzünlü, yürekler buruktu. Yağmur yüklü bulutlar gibiydi varlık. Kolay değildi veda etmek.
Bazı vedalar, geri dönüşü olmayan sessiz çığlıklardı sanki. Annesinin sımsıkı tuttuğu ellerini gönülsüzce bırakıp sınıfına doğru yürürken de hissetmişti bu buruk duyguyu.
Günlerin ayları kovalaması ile yıllar da geçmiş, okulu ikinci evi bilmişti artık. Ama bir veda daha kapıya dayanmıştı ve binbir anıyla yıpranmış sıralara bakarken veda ediyordu öğrenciliğe, hayatta öğrenmeye giden yolda ilerlerken. Gözleriyle gülmüştü son kez, dudaklarından “hoşça kal” sözleri dökülemeden.
Peki, neydi bu tarifi belirsiz duyguyu en acılaştıran o an? Doğup büyüdüğü, hayatı onda tattığı memleketinden ayrılırkenki an mıydı? Doğru ya, unutulmaz bir hatıraydı. Belki de son kez bakarken vatanına, boğazına düğünlenmişti vatan hasretinin gözyaşları. Kalbi gitmiyordu ama ayakları mecburdu vedaya. Gitmeliydi. Zaten vedayı anlamlı kılan gidişinin mânâsıydı. Kim bilir kaç gönül erinin gidişi ardından o da hüzünle bakakalmıştı…
Pencereden bakarken gözleri, dudakları hüzün senfonisi mırıldanıyordu. Gençliğe veda ederken, güneş de veda ediyordu semaya; deniz de güneşe. Vakit kemale ermişti. Kaç faniyi uğurlamıştı şu fani hayatında. Bir veda kadar sessiz, bir anı kadar kalıcıydı her gidenin ayrılığı. Giden susardı, geriye kalansa anılardı. Her bir elveda, bin hatıra bırakmıştı ardında.
İşte son kez, meleklerin indirdiği yağmur damlaları buluta veda ederken, vuslat vakti gelmişti.
Ve o an anlamıştı, hayatı anlamlı kılan bu ayrılıklardı. Ve aslında o an anlamıştı içindeki tarifi imkansız o ayrılık acısının sebebini. Yıllar boyunca gönlünü kasıp kavuran o duygunun birden dinmesiyle idrak etmişti; Sevgiliye olan hasretti, iştiyakıydı.
Her “hayye alesselah” çağrısında duyulan vuslat arzusunu bir nebze dindirme iştiyakıyla soluğu başında aldığı anlardaki seccadesi şahitti. Mavi gecelerin seher vakitleri şahitti. Ve bir hayat daha veda ederken, yeryüzü derin bir sükûta büründü. Her veda, göçmen kuşların kanatlarında taşınan bir dua gibiydi. Bilirdi ki her gidiş, bir gün gelecek büyük kavuşmanın habercisiydi.
