Yazar: Zeynep Odabaşı
Bir daha “Nasılsın?” diye soramamak, eve girdiğimde sesini duyamamak, en basit soruda bile bazen cevapsız kalmak ve boğazımda geçmeyen bir yumru… Bir daha “abla” dediğini duyamayacağımın farkındayım. Bir daha hiçbir fotoğraf karesinin içinde olmayacağını da anladım. Ama hâlâ “Yokluğunu kabul ediyorum.” diyemiyorum. Edemeyince de kendimi kelimelerin arasında boğulurken buluyorum.
Canım acıyor ama senden geldiği için alıp bağrıma basıyorum. Sana veda etmek ihtimaller içinde değil bile. Kalpsiz miyim ki veda edeyim? Nasıl güldüğünü unutmaya başladım diye senden vaz mı geçeyim? Gülebilmek seninle bu kadar güzelken, nasıl derim “elveda”?
Yüzümdeki tebessüm, sırf “Sen benimlesin hâlâ.” diyebilmek için. Halbuki içimde bir şeyleri gömeli 1368 gün oldu. Yanımdasın bugün bile, sadece ben seni göremiyorum artık.
Gidişin ruhuma bir ok gibi saplanırken; bu kederle aynı zamanda kör gözüm açıldı, sağır kulağım işitmeye başladı. Taşlaşmaya başlayan kalbimde filizler kendini göstermeye başladı; çünkü acımı alıp Rabbime götürdüm, O’nun kapısının önünde gezindim durdum.
Yokluğunda aile fertlerinin birbirine benzemesinin aslında bir mucize olduğunu anladım; âdeta Rabbin kullarına sunmuş olduğu bir hediyeydi. Aynaya baktıkça seni görebilmek, biyolojinin ötesinde O’nun büyüklüğünün başka bir kanıtıydı.
Secde başında ağladım bilmem kaç gece. Ama ilk defa sen gittikten sonra ızdırapla kapandım secdeye. “Yardım et, o gitti.” diyerek hıçkırıklar içinde ağladım. O yaşıma kadar namazı annemin zoruyla kılan ben, çareyi secdede buldum.
Yani biriciğim, yokluğunda O’nunla bir kez daha tanıştım. Sana bu yüzden veda edemem. Bana giderken çok şey öğrettin. Özlemin ve yokluğun beni ayakta tutuyor.
Bazen çok yoruluyorum, “Daha fazla devam edemeyeceğim.” diyemiyorum. Sonra aklıma sen geliyorsun; “Şimdi de miniğim için koşturma zamanı!” diyorum ve ayağa kalkıyorum.
Bunca hayra sen vesile oldun. Her şeyde bir hayır olduğunu, senin kaybın öğretti bana. Bundan ötürüdür ki “hoşça kal” demek gelmiyor içimden. Seni kalbimde saklıyorum, en güzel köşesinde.
Çok sızlıyor bazen. Sonra bakıyorum ki nedeni sensin. Hiçbir şey yapamıyorum. Gözyaşlarım akıp giderken, ben hâlâ seni hatırlayabildiğim için bir kez daha şükrediyorum.
Korkuyorum bazen; ya seni hiç hatırlayamazsam diye. Çünkü aklım âdeta oyun oynuyor benimle. Bazen sadece bir kokudan seni hatırlayabiliyorum. Çakılıyorum olduğum yere, duruyorum. Bir kez daha benimlesin.
Bazen de hiçbir şey gelmiyor aklıma sana dair; sanki hiç var olmamışsın gibi. Seni unutmamak isterdim; bedeli neyse razıyım, yeter ki gülüşün hep aklımın bir köşesinde olsun.
Ama böyle olmuyor maalesef. İnsanoğlu unutmaya mahkûm. Buna neden olan da zaman. Sen gittikten sonra bana dediler ki: “Zamanla geçer.” Başta anlamadım. Nasıl mümkün olabilir dedim; böyle bir hasarı zaman nasıl düzeltebilir?
Ben bu yazıyı yazarken 1370 gün oldu ve anladım: “Zamanla geçer” sözü sadece bir uydurmaca. Acı, hissizleştirir insanı. “Bak gördün mü, zamanla her şey düzelir.” der insanlar. Halbuki hakikat sanılandan çok uzaktır.
Ama ne hâl kalmıştır ne de geriye söylenecek kelam… Oysa geçen tek şey zamandır. Çünkü ölüm, dil ile anlatılabilecek, akıl ile anlaşılabilecek bir kavram değildir. Kişi ancak bunu yaşadığında anlayabilir.
Yani acın hâlâ benimle, küçüğüm. Yıllar akıp giderken yanında anılarımızı da götürüyor; senin varlığını kalbimden böyle silmeye çalışıyor.
Belki de bu yüzdendir ki ona inat, her vakit seni anlatmak geliyor içimden. Hatıralarımı taze tutmak için kendime “Onu unutma!” diyorum. Sonra gidiyorum, seni arkadaşlarıma bir daha anlatıyorum.
Çünkü ben geceleri üstümü yorganla örterken, sen toprakla örtüldün. Bu gerçeği nasıl sindirebilir insan? Unutmak mümkün müdür? Ne kadar da acımasız olurdu.
Cesetler yok olmaya mahkûm, ruhlar değil. Yani seni belki bugün değil, yarın değil, hatta yakın gelecekte bile görmem mümkün değil. Ama biriciğim, sana sarılacağım günü bekliyorum.
Bu sebeplerin hepsini bir araya getirdiğimde, sana veda etmek için hiçbir sebep göremiyorum; aksine seninle kavuşmanın heyecanını taşıyorum şu incinmiş gönlümde.
“Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.”
(Bakara, 156)
