Betül Yenilmez
Geçmişim, odada yankılanan kahkahamı silip yerine hafif bir tebessüm bırakıyor; çünkü kalbimin ölmesine râzı değil. İnsan mutluluk anında kimi zaman nisyana mağlup olurken, hüzünlüyken zikrân olur. Bu yüzden ızdırâbın eline uzanıyorum. Onu öpüp alnıma bastırıyorum. Acının, gönlümün üzerine uzanmasına; gölgesiyle ruhumu üşütmesine de işte bu yüzden izin veriyorum.
Dünya, göz kırpar gibi iki kez titriyor karşımda. Sanki beni, kendi aldatıcı cazibesine çekmek istercesine sinsi bir tebessüm takınıyor. Yüzümü çeviriyorum fakat bu kez ardımdan sesleniyor. Kulaklarımı kapatıyorum; yine de usulca yanıma sokulup omzuma dokunacak kadar yaklaşabiliyor. İçimde bir ürperti beliriyor, irkilerek geri çekiliyorum. Ne var ki dünya, peşimi bırakmıyor; yollar daralıyor, çıkmaz sokaklar çoğalıyor, adımlarımın altındaki zemin bile beni sınamak istercesine kayganlaşıyor.
Tam o anda yetişiyor geçmişim. “Hatırla!” diyor. “Zulmü hatırla! Kaybettiklerini, fedâ ettiklerini hatırla! En çok da köklerini hatırla! Köklerini unutursan, geleceğin meyve vermez. Zulmün ateşini unutursan, hicretin o ateşi söndürecek zemzeminde boğulursun.”
Geçmişin dudaklarından dökülen “Hatırla!” yankısında kayboluyor dünya. Kafama sert bir balyoz yemiş gibi sersemliyorum. O günlerde şer gibi görünenler, bugün beni nefsimin elinden kurtaran bir hayra dönüşüyor. “Yeter!” diyorum, gözyaşlarımı silerken. Şüphesiz, Rabbim bana yeter.
Ben genç bir kızım. Amel defterim daha yenice açılmış. Duygularım karmaşık; bazen bir çiçeğin açışına sevinirken, bazen de bir yaprağın düşüşüne hüzünleniyorum. Kalbim, rüzgârın yönüne göre şekil alan bir duman gibi; bir an yükseliyor, bir an dağılıyor. Ne tam çocukluğun masumiyetindeyim ne de yetişkinliğin ağırbaşlılığında. İkisinin arasında, ince bir çizgide yürüyorum.
Bazen korkuyorum. Dünyanın sesleri çok yüksek geliyor. Fısıltıları bile kalbimi titretiyor. Bir bakıyorum, nefsim beni bir köşeden çekiştiriyor; bir bakıyorum, şeytan kulağıma ümitsizlik üflüyor. O anlarda geçmişim yine çıkıyor karşıma. “Sarsıl ama düşme!” diyor. “Kırıl ama dağılma. Çünkü Rabbin seni hiç bırakmadı.”
Gençliğimin ateşiyle sabrımın serinliği çarpışıyor içimde. Bir yanım koşmak istiyor, diğer yanım durup düşünmek. Bir yanım dünyaya bakıyor, diğer yanım âhireti hatırlıyor. Bu çatışmanın tam ortasında, Rabbimin bana verdiği en büyük nimetin farkına varıyorum: yönümü kaybettiğimde beni çağıran bir sesim var. O ses; geçmişim, özüm, benliğim…
Türkiye’de kalmış o küçük kız. Hizmet sevdâsıyla cefâya katlanmış, duyduklarıyla ve gördükleriyle erken yaşta büyümüş o ruhu yaşlı küçük kız.
Şimdi, o küçük kızın gözlerinden dünyaya bakıyorum yeniden. Her acının ardından gelen sabrı, her karanlığın içinden sızan nuru, her düşüşün ardından uzanan eli görüyorum. Geçmişim artık sadece bir hatıra değil; pusulam, öğretmenim, sırdaşım. Bana kim olduğumu, nereden geldiğimi ve nereye yürümem gerektiğini söylüyor.
Ve ben, o küçük kızın büyümüş hâli olarak, şimdi daha emin adımlarla yürüyorum. Gözlerim hâlâ yaşarabiliyor, ama artık o yaşlar bir zayıflığın değil, bir teslimiyetin göstergesi. Kalbim hâlâ ürkek ama artık korkularımın ötesinde bir kudretin varlığını hissediyorum.
Geçmişimle barıştım. Çünkü o geçmiş, beni bugünkü ben yapan en büyük öğretmenimdi. O, Rabbimin bana verdiği imtihan görünümlü lütuftu. Ve ben bu lütfu, Rabbim nasip ettiği sürece yüreğimde saklayacak, davranışlarıma yansıtacak, elimde tuttuğum kalemimle mürekkebini sahîfelere akıtacaktım.
