Ağustos 2023 İnanç Yasemin Seven Arslan

Anılarımızı Dualarımıza Emanet Ettik

Anı…

Neydi hakikatte anlamı?

Kimine göre anne, baba, eş, dost, evlat, akraba…

Kimine göre ise bir ev, bir cadde, bir sokak, bir şehir, bir ülke…

Netice itibarıyla, perspektife göre değişen bir kavramdır, yani sübjektiftir.

Bir çoğumuz Temmuz 2016 öncesinde veya sonrasında, isteyerek veyahut istemeyerek Türkiye’mizden ayrılmak zorunda kaldık. “Yeryüzü O’nun rahmet hazinesinin numunesidir,” düsturuyla yeni beldelere hicret etmeye başladık.

Bir gün geri döndüğünde sevdiklerini bıraktığı gibi bulamayacağı düşüncesini, “En azından sevdiklerimizi, çocukluğumuzu, gençliğimizi hatırlatacak sokağımız, evimiz, şehrimiz orada.” diyerek kendini teselli edenlerimiz vardı. Biliyorlardı ki dünya hayatı bâkî değil, lakin bâkîye müptela, konar ve göçer. Üstad Bediüzzaman’ın Üçüncü Lem’a’nın İkinci Nüktesi’nde belirttiği üzere, “İnsan fıtratında bekâya karşı gayet şedid bir aşk var. Hattâ her sevdiği şeyde kuvve-i vâhime cihetiyle bir nevi bekâ tevehhüm eder, sonra sever. Ne vakit zevâlini düşünse veya görse, derinden derine feryad eder.” O yüzden umutlarını ve anılarını taş duvara ipotek etti bazılarımız.

Onlardan biri de bendim.

6 Şubat 2023 tarihinde, saat 4.17’de olan depremden sonra; doğduğum, büyüdüğüm şehir Hatay; okuduğum, her bir sokağında, köyünde beş yıl boyunca anılar biriktirdiğim, adına birçok türkü yazılan şehrim Adıyaman; Hizmet vesileyle görüp gezdiğim, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Gaziantep, Malatya ve bir çok şehrin tarumar olduğunu görene kadar…

Haberi duyduğumda şehrin yok olduğunu sandım. Ekranlarda, geçmişte gezdiğim caddelerin yıkılışını görünce anılarımın da bittiğini, gittiğini düşündüm.

Arayıp “Durumunuz nasıl?” diye sorduğun ailemin, arkadaşlarımın, “Buralar kızıl kıyamet, insanlar inliyor, bağırıyor. Elimizden bir şey gelmiyor.” demesi zihnimdeki anıların da hücumuyla gözlerimdeki yaşları tetikledi.

Ateş düştüğü yeri yakmadı sadece, uzak diyarlarda, hepimizin yüreğini de yaktı. Hâlâ da yakıyor.

Bütün bu olanlardan sonra kendime, “Peki bundan sonra anı nedir?” diye sormaya başladım. Yıkılan binalarla birlikte gerçekten anılarım da gitmiş miydi? Hâlbuki zihnimi yokladığımda, anılarımın taptaze olduğunu fark ediyordum. Sadece olayın şokuyla onların da tarumar olduğunu sanmıştım.

Hayır, anılar taş duvara ipotek edilemezdi. Edilmemeliydi. Peki ne yapılmalıydı?

Dualara emanet edilmeliydi.

Dua demek, Allah’a ısmarlamak demek.

Dua ubûdiyetin ruhu ve sağlam bir imanın neticesidir. Çünkü dua eden kişi duasıyla gösterir ki:

“Bütün kâinata hükmeden birisi var ki, en küçük işlerime dahi ıttılası var ve bilir. En uzak maksatlarımı yapabilir. Benim her hâlimi görür, sesimi işitir. Öyle ise, bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri O yapıyor ki, en küçük işlerimi de O’ndan bekliyorum, O’ndan istiyorum.”[1]

Hem Allah’a ısmarlanan hangi şey zayi olur ki?

Bilakis bâkî kalır.

O yüzdendir ki ‘Allah’ım, anılarımızı dualarımızda paketleyip Sana yolluyoruz.’ diyoruz.

Biliyoruz ki sen emanetine en güzel sahip çıkansın. Çünkü biz Sen’den öğrendik.

Üstad’ın Yirmi Dördüncü Mektup’un Dördüncü Nüktesi’nde ifade ettiği üzere, “Duanın en güzel, en lâtîf, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur: Dua eden adam bilir ki, birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. O’nun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerîm Zât var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyâcâtını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını defedebilir bir Zâtın huzurunda kendini tasavvur ederek bir ferah, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ der.”

Velhâsıl, anılarımızı dualarımıza emanet ettik.

Edelim.

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 342.