Yazar: Zeynep Hafsa Dayı
Yaz kampı sezonu açılır açılmaz, bavullarımızı kaptığımız gibi yollara düşüyoruz. Pensilvanya’da bir dağ evine yerleşiyoruz. Yeşilin her tonuna doyduğumuz bu ev, bize özlemin duyduğumuz Anadolu’yu ve köy hayatını anımsatıyor: İnekler, tavuklar, gölde süzülen kuğular ve atlar… Ellerimizde kitaplarımız ve defterlerimiz, salonda toplanıyoruz. Bizim için “uzak” kavramını hiçe sayarak onca yolu gelmiş olan abimizin sohbetini büyük bir heyecanla dinliyoruz. “Hizmetin getirdiği bir hissiyat bu; hiçbirinizi kendi kızımdan ayrı görmüyorum.” diyen o gönül insanının sözleriyle daha da ısınıyor içimiz. Herkes mutlu; Hocaefendi’nin talebelerini bizzat dinlemenin şükrüyle doluyuz. Hem Hocamız’a hem Üstad’a dair nice hatırayı dinleme fırsatının huzurunu yaşıyoruz
Sohbet ilerlerken, ağabey bir ara dönüp ‘Risalelerin Amerika’ya ve Japonya’ya uzanan yolculuğunu biliyor musunuz? diye sordu.Herkes birbirine baktı; belki de bu soru daha önce hiç kimsenin aklına gelmemişti.
Üstad, Risale-i Nurlar’ın bir tohum gibi dünyaya yayılmasını, oralarda yeşermesini gönülden arzu ediyordu. Kore Savaşı’na Türkiye destek birlik gönderirken, o birliğin içinde Bayram Yüksel Ağabey de bulunuyordu. Üstad, ona Japonya’ya ulaştırması için Risale-i Nurlar’ı emanet etmişti. Bu bilgi karşısında herkes şaşkın; zihinlerden “Kore başka, Japonya başka yer değil mi?” düşüncesi geçiyor. Ama Bayram Ağabey, hiç tereddüt etmeden, “Tabii Üstadım.” diyerek bu vazifeyi kabul ediyor.
Savaş günleri zorlu; yanındaki arkadaşları birer birer şehit düşerken, Bayram Ağabey’in de şehit olduğu sanılıyor. Günler sonra adeta bir mucize gibi geri dönüyor. İçindeki hizmet ateşi sönmemiş: “Ben Japonya’ya gideceğim.” diyerek yola devam ediyor. Nihayet, Japonya’ya gönderilmek üzere özel bir birlik kuruluyor ve Bayram Ağabey de o birliğe seçiliyor. Böylece
Üstadımızın emaneti, Risale-i Nurlar, Japonya topraklarına ulaşıyor.
Bir diğer yolculuk ise kıtalar ötesine, okyanusları aşarak Amerika’ya… O zamanlar genç bir subay olan Hekimoğlu İsmail, Bediüzzaman Said Nursî’yi sıkça duyuyordu. Duyduğu her anlatı onun kalbine dokunuyor, zihninde iz bırakıyordu. Nihayet Üstad’ı ziyaret etme fırsatı bulmuştu. O ziyaret sırasında duyduğu bir cümle, hayatının yönünü tayin eden bir işaret gibi zihnine kazınacaktı:
“Amerika’dan ve Almanya’dan Risale-i Nur isteniyor, oralara götürülmeli.” Bu cümle, sıradan bir temenni değil, sanki kalbine nakşedilen bir görev çağrısıydı. Kısa süre sonra, görevi gereği Amerika’ya gitmesi gerekiyordu. Hazırlık yaparken iki bavul alıyordu. Biri kıyafet ve şahsî eşyaları için, diğeri ise itina ile seçtiği Risale-i Nur eserleri içindi. O ikinci bavul artık sıradan bir eşya değil, bir mefkûrenin taşıyıcısıydı.
Amerika yolculuğu sırasında Hekimoğlu İsmail abinin bavulları tek tek kontrol edilirken, Risalelerle dolu bavula hiç dokunulmaz. Eserler, Washington’daki Islamic Center’a ulaştırılır. Yıllar sonra yeniden oraya gittiğinde, o eserleri camekânlı, kilitli bir dolapta görünce tarifsiz bir sevinç yaşar.
Hepimizin yüzünde bir tebessüm… Hayretle dinliyoruz ve böyle bir sohbette ve hizmet halkasının içinde olduğumuz için kalplerimiz şükürle doluyor.
