Hakan Safyürek
Uçak, büyük bir gürültüyle sarsıldı. Pist bitmeden kalkışı sağlamak için ulaşılması gereken hızın motordaki ilk ateşleme sesiydi bu. Cam kenarına denk gelmişti. Hem seyir hem düşünce hem de şöyle sağlam bir uyku için güzel bir konum diye iç geçirdi. Uçakta, kalkış öncesi bir türlü anlaşılamayan son anonslar duyuldu. Ve uçak pistte hızlanmaya başladı. Cafer, mühendislik mezunuydu. Böylesi durumlarda okuldaki dersler ve formüller zihninde belirmeye başlardı.
Uçak nereden baksan saatte 150 km hızı geçmiş gibi görünüyordu. Motorlar uçağı hızlandırmıştı ama kaldırma gücünü tetiklemiş olmasına rağmen, bu güç uçak ağırlığının üstüne çıkamamıştı. Uzak yakın nesnelere bakıp hız üzerine tahminlerde bulunmaya çalıştı. Uçak camından pist kenarındaki çizgilerin saniyede üç pencere genişliği hızla kaydığını fark etti. Uzaktaki hangarların yavaşça sola döndüğünü ve ufuk çizgisinin neredeyse sabit kaldığını görerek hızlıca açısal hızı hesapladı: “Yaklaşık 270 km/h, şimdi!’’ Tam o anda uçağın burnu kalkmaya başladı.
Uçak henüz 17 derecelik yükselme modundayken geçmişten bir anısını hatırladı. Bir gün amfide Klasik Mekanik III dersinde hocasına bir şey sormuştu:
– Hocam, uçağın kalkış prensibiyle ilgili, Bernoulli ve Newton’un yasaları bizlere çok şey anlatıyor. Peki, uçağın kalkışını böylesi yasalarla açıklamak yeterli midir? Bir uçağın kalkışını bilim tüm yönleriyle aydınlatabilir mi?
Profesör Recep Hoca Cafer’i tanıyordu. Alevî bir aileden geldiğini, üniversite yıllarında -kendi tabiriyle- bir aydınlanma yaşadığını, artık Alevî kimliği ile barışık entelektüel bir dindar olduğunu biliyordu. Ayrıca “falancalarla” takıldığının da farkındaydı. Bu inançlı gençle pek çok kez tartışmıştı. Şimdiyse tartışmaya hiç niyeti yoktu. Çünkü konu hep aynı yere geliyordu; Allah ve O’nun bütün evrende tasarruf sahibi olması. Lafı dolandırmadan cevap verdi:
–Hayır! Pratikte mühendislik hesaplamaları vardır fakat kavramsal netlik eksiklikleri vardır. NASA dahi bazı denklemlere itiraz eder. Dersimiz bitmiştir arkadaşlar!
Cafer, şehri bir anda ayaklarının altından akan deniz gibi gördü. Keşke diye düşündü; Recep Hoca’yı zorda bırakmasaydım, bunun da elbet bir usulü vardı. Uçak henüz burnunu düzeltmemişti, şehrin silüeti gittikçe küçüldü. Üniversite yıllarının hatıraları bu denizin üzerinde ışıklı köpükler gibi göründü gözünde.
–Hey gidi günler! Âh Eyyamullah, Âh Allah günleri!
Bu şehirde üniversite okumuş, bu şehirde kutsilerle mülaki olmuş, işte bu şehirde o kutlunun maiyyetine ermişti. Bu şehirde bedel ödemiş, bu şehrin sokaklarında ağlayarak eman dilemişti. Uçak burnunu düzelttiği zaman düşüncelerindeki görüntü biraz daha belirginleşti.
90’lı yılların ortasıydı, üniversiteden mezun olmuştu. Tam da annesi biricik oğlunun güzel günlerini görmek üzereydi, evladı mühendis olmuştu. Eşzamanlı olarak, şehrin diğer ucunda bir yerde ahdü peymana sadakat anlamında takkeden bir kâğıt çekilmişti. Tam olarak Orta Doğu mu yoksa Orta Asya mı olduğunu bilemediği bir ülkede Fizik öğretmeni olmuştu. Mahçup bir ifadeyle annesine konuyu açtı:
–Anne, abiler gelecek, seninle bir şeyler konuşacaklar!
–Gelsinler oğlum. Teşekkür edeyim kendilerine.
Takım elbiseli, mis gibi kokan abiler bir gecekonduya geldiler. İki odadan oluşan evin bir odasında yere mükellef bir akşam yemeği hazırlanmıştı. Kiriş ve kolon birleşimlerinden sızan sular her yeri çürütmüştü. Bu manzara karşısında Mehmet abi, müsaade isteyip kendini tuvalete attı. Bir basamak üstten girilen tuvalet kırık döküktü. İçeride ağlamaya başladı. Nasıl olacaktı? Ne denecekti? Denir miydi? Anne sürekli bu günleri beklediğini anlatmıştı. Sofraya döndü, bir an cesaret ederek:
–Teyzem, annem! Cafer, Fizik öğretmeni olarak…
–Tamam oğlum, gitsin. Kurban olurum sizi verene ben!
Yola çıkmadan önce Cafer takke sahibine bir soru sormak istedi ama tam sohbet vaktine denk gelmişti:
–Gittiğiniz yerlerde İslam’ın ruhunu yansıtın. Eğitim vesilesiyle örnek olun. Sadece örnek olun. İlim ve irfan deyin. Sizler, mümkünse icrası en mübarek şeyleri dahi yaparken göstermeyin. Temsil edin! Sadece temsil edin. Doğruluğu, aşkı…
Sormak istediği şeyleri soramadan, sadece takke sahibinin gözlerine bakıp çıkmıştı Altunizade’den. Alacağını aldı ve yola revan oldu.
Bilimin anlattığı bazı temel kuramlar, uçağın düz uçuşunda yine aklına geldi. Uçağın doğrusal uçuşunu bozacak sebepler zaman zaman olsa da, otomatik pilot süzülme dengesini sabit tutmayı başarırdı. İç çekti; kaç senedir memleketiyle vazife yaptığı ülke arasında böyle gidip geliyordu. Sadece derslere giriyor, çocuklara ilimden irfandan güzellikler içinde gezdiriyordu. Ama gelgelelim İslam’ı gürül gürül konuşma ve gösterme konusunda ihtiyat dairesinde hareket ediyordu. Tam “Bu yaptığımız acaba doğru mu ki?” diye düşünürken uçak türbülansa girdi. O an kalbini vesvese doldurmuştu. Sürekli çocukların hidayeti için dua edip duruyordu. Dualar nereye gidiyordu?
Yolculuk nihayet bitmişti. Koleje varmıştı. Bu yolculuk onu bu sefer hayli yormuştu. Öyle ciddi bir jet-lag yaşamasa da üzerine tuhaf bir yorgunluk çökmüştü. Lojmana gitmek yerine, namazını okulda kılmak için kendince haklı sebepler buldu. Hem ortalıkta kimsecikler de görünmüyordu. Çocuklar tatil sebebiyle evlerinde olmalılardı ancak çoğu okulda kalmayı tercih ediyordu.
Bir oda seçti kendine. Hızlıca bir seccade bulup namaza durdu. Namazı bitirip selam verdiğinde öğrencisi Murat’la göz göze geldi.
Murat, okulun ilk öğrencilerinden, şimdininse abilerindendi. Düzgün ve pırıl pırıl bir öğrenciydi. Murat’ın Fizik derslerine giriyordu. İşte olan olmuştu; Murat her şeyi görmüştü. Kime ne diyecek, kimden neler duyacaktı acaba. Tahmin ettiği gibi Murat, kapıda büyük bir şok yaşıyordu. Donmuş gibi duruyordu sanki. Cafer de oturduğu yerde kalakalmıştı. Murat, kapıyı iyice aralayıp içeri girdi:
–Cafer Hocam!
-……….
Hiçbir şey konuşmamak mı en ideal olanıydı acaba, kafası karışmıştı. Ayağa kalkmak için bir hamle yaptı. Murat, iyice yaklaşmıştı kendine.
–Cafer Hocam!
-………
İdareciler, öğretmenler; Cafer Hoca’nın bir çuval inciri berbat ettiğini düşünürken Murat birden hocasına sarıldı. Murat ağlarken konuşmaya başladı:
–Cafer Hocam, elhamdülillah. Hidayetiniz için kaç yıldır dua ediyordum. Allah’a şükür, Allah dualarımı kabul etti.
Cafer, bir “elhamdulillah” çekti, sessizce.
