Edebiyat Nisan 2022 Sümeyye Sakarya

Hangimiz Misafir?

Havanın sıcak sıcak yüze vuran esintisiyle, vücuduma verdiği yorgunluğun tesiriyle etrafıma bakınmadan edememiştim. Dilini anlayamadığım insanların arasında kendimi yanlış kapıyı çalan bir misafir gibi hissetmiştim. Gidiş dönüş biletime bakarak acaba dönüşü daha mı erkene alsam diye içimden geçiriyordum. Biraz zaman geçince de “Doğru ya nereye gidersem gideyim yine misafir kalacaktım, dünya bir misafirhane olarak kaldığı müddetçe…” diye içlendim.

Misafirlik bir yolculuk hâlidir. Kelimenin kökü de tam olarak buradan gelir. Tâ Hazreti Âdem’den (aleyhisselâm) başlayan bu yolculuk hâlâ devam etmektedir. Misafir ağırlama, Ortadoğu ve Asya toplumunda bir övünç vesilesi olarak bilinir. Hatta çocuklar bu terbiye üzerine yetiştirilir. “Kızım, misafire hoş geldin demeyecek misin?!” “Çay da demlenmek üzere.” “Daha akşam yemeği yiyeceğiz beraber.” gibi cümleler uçuşur başının üstünde çatısı olan evde. Misafir ağırlama âdâbı, ilk olarak Hazreti İbrahim’in (aleyhisselâm) Hazreti İshak’ı (aleyhisselâm) kendisine müjdelemek için gelen melekleri ağırlamasıyla başlamış. Hazreti İbrahim onlara bir inek kesip ikram etmiştir. Boşuna denmemiş, “Halil İbrahim sofrası” diye! Canı malı dâhil olmak üzere, her şeyinden mesul olmuş misafiri ağırlayan. Tıpkı Hazreti Lût’un (aleyhisselâm) evine misafir gelen melekleri korumak için sarf ettiği çaba gibi.[1]

Muson yağmurları biteli epey olmuştu. Tek başıma geldiğim, gülen yüzlerin olduğu bu ülkeden üç öğrencimi Türkçe Olimpiyatlarına götürmek için yola çıkmıştık. Bir yıla yakın misafirleri olduğum bu ülkenin şirin kızlarını misafir etme sırası şimdi bana gelmişti. Yaklaşık 10 saat süren uçak yolculuğundan sonra, birkaç gün dinlenip olimpiyatların olduğu stantlara gitmiştik. Kendi ülkelerini tanıtacak, “Size misafir geldik.” diyeceklerdi. Ben de onların geleneksel kıyafetlerini giyip yanlarında ev sahibi edasıyla duruyordum. Bir ara yorulduklarında standın arkasına dinlenmek için oturmuşlardı. Ben de onların yerine, yeni gelenlere tanıtım yapıyordum. Birden bir amca, benim konuşmam bittikten sonra “Â bunlar da bize benziyorlarmış, dilimizi ne güzel de konuşuyorlar!” dedikten sonra ev sahipliği cakamın bir anda düşmesiyle, “Amca, burada da beni misafir yaptın ya!” sözcükleri dökülüverdi ağzımdan.

Kültürün getirdiği ve inancın beslediği misafirperverlik, şairlerin eserlerine bile yansımıştır. Öyle ki Nâbî; “Hânene her kim olursa mihmân /Eyle mümkin olanı zîver-i hân.” Yani “Evine gelen misafir kim olursa olsun elinde bulunan her şeyle sofranı donat.” diyerek misafirperverliğin önemini dile getirmiştir.[2] Hatta Arapların İslamiyet’ten önce çölün zor şartlarında göçebe olanları ve yolculuk yapanları misafir olarak ağırlaması, bir erdem olarak nitelendirilmiş ve Araplar şiirlerinde bununla övünmüşlerdir. Türk Edebiyatında ise Kâşgarlı Mahmud, Dîvânü Lugati’t-Türk adlı eserinde, şöhretini duyurmak isteyen kimsenin misafirini iyi ağırlaması gerektiğinden bahseder. Dede Korkut Kitabı’nda da bir hikâyeye başlarken konuk gelmeyen “kara” evlerin yıkılması dilenir.

Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber olmadan önce, “emin” (güvenilir) olma sıfatının yanında misafirperverliği ile de tanınmıştı. Fahr-i Kâinat, gelen misafirlerini geri çevirmez, elinde ne varsa onu ikram etmeye çalışırdı. Böyle bir öneme sahip olan misafir hakkında, hadis kaynaklarında çok sayıda rivayet mevcuttur. Hatta ev sahibinin olduğu kadar misafirin de dikkat etmesi gereken hususlar belirtilmiştir: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, misafirine ikram etsin.” (Müslim, İman, 77).

Misafirlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır.” (Buhari, Edeb, 85).

Gitme zamanı gelmişti. Yine uçağın bulutların üzerine çıktığı vakitteydik. Uzun süren tatlı yorgunluğun ardından öğrencilerden birinin yüzü fena halde asıktı. “Acaba ne oldu?” diye düşünmeye başlamıştım. 10 saat süren yolculuğun her saati, endişemi artırmıştı. “İyi misafir edememiş miydim? Bir eksiklik mi vardı?”

Uçaktan inmiş, valizleri alıp öğrencileri ailelerine teslim etmek üzere çıkışa gelmiştik. Kızlarla vedalaşıp iki gün sonra ailemin yanına gitmek üzere tekrar yola çıkacağımı söylemiştim. Bir taraftan da aklım hâlâ oradaydı. Arkamdan birinin bana seslendiğini duydum. Döndüğümde yüzü düşen ve ağlamaklı olan öğrencimle annesinin bana yaklaşmakta olduğunu gördüm. İçimden “Bir terslik olduğu belliydi işte!” dedim. Annesi yanıma gelince durdu ve “İki gün sonra gidecekmişsiniz. Kızım geri geldiği için çok üzgün. Orada çok iyi bakmışsınız kızıma, hatta kilo bile almış. İlk defa yüzünün bu kadar tombullaştığını gördüm. İki gün sonra tekrar sizinle gitmek istediğini söyledi.”

İçimdeki endişe birden sevince dönüşmüş, ne diyeceğimi bilememiştim. Havanın nemi ve sıcaklığı sebebiyle alnımdan akan terler kalbime doğru bir serinleme hissi vermişti. Bu topraklara misafir olarak gelen ben miydim yoksa o küçük şirin kız mıydı? Hangimizdik şimdi misafir?

Dipnotlar

[1] TDV İslam Ansiklopedisi, “Misafir” maddesi.

[2] Nurullah Aydeniz, Şair Nâbî’den Öğütler, İstanbul: Hiper Yayın, 2018.