2026 Edebiyat Hâle Hayta Ocak 2026

Âşıklar ölmez

Yazar: Hâle Hayta 

Düşe kalka yürüyordu. Geride bıraktığı her bir iz, hafif esen bir rüzgârla örtülüyordu. Başını kaldırıp ileriye baktı; uçsuz bucaksız bir kum denizi görünüyordu. Sağına baktı, aynı manzarayla karşı karşıyaydı; solunda da manzara değişmiyordu. Gökyüzü yanık bir sessizliğe bürünmüştü. Güneş, göğün en tepesindeydi. Işınları adeta her bir kum tanesine işliyordu. Attığı her adımda ayakları yanıyordu, lakin içinde kavrulan hakikat aşkı kadar yakmıyordu. O duygu, bütün varlığını yakıp kül ediyordu gönlünün.

Biçare dizlerinin üstüne çöktü. Başını yere eğip bir avuç kum aldı. Avucunu gökyüzüne doğru kaldırdığında, taneler parmaklarının arasından sessizce süzülüp toprağa karışıyordu. Zaman onunla birlikte akıyor, her tanede biraz daha eksiliyor, biraz daha tükeniyordu. Yeniden ileriye dikti gözlerini. Ufuk sonsuz gibi görünüyordu ama o, kendi sınırlılığının farkındaydı.

Yorgun bedeninin içine hapsolmuşluğun bitkinliği vardı üzerinde. Ama bir ışık, bir ümitti onu o ana kadar canlı tutan. Ne Leyla için yollara düşmüştü ne de pervane gibi ateşe atılmıştı. Onu biricik memleketinden ayıran da bu duyguydu ya, aşkın aslına vuslat arzusu…

Her gördüğü varlıkta, her seste, her gölgede bir yankı duyar olmuştu. “Gizli Hazine”yi çözme iştiyakı her geçen an daha da artıyordu. Bir sonsuz rahmet Sahibinin kendini sevdirmek istemesini eşyada okuyabiliyordu. Sayısız hikmetlerle donatılmış olduklarının farkındaydı. Peki ya kendisi? İnsanın yoktan varlığa çıkarılışının hikmeti neydi? Neydi onu dağlardan, bitkilerden, hayvanlardan farklı kılan? Geceleri uykularını kaçıran, onu bunca zaman ayakta tutan heyecanın, her yeni gün okuduğu varlıkta duyduğu hayretin kaynağı ne olabilirdi? Kendini sevdiren Zata duyduğu aşk, yakıp kül ediyordu yüreğini. Ve o aşk, dinginleşmek için vuslatla noktalanmayı bekliyordu…

Gözlerini kapadı. Kalbinden geçen düşünceler, sesler, kayıplar, umutlar… Yaşadığı hiçbir şey boş değildi. Bu hayret verici olaylar birbiriyle bağlantılıydı ve bütün kâinatın dizginleri elinde olan Zat’ın emriyle hareket ediyorlardı. Ve o Zat, onu bir maksatla göndermişti bu dünya çölüne…

Birden çevresindeki her şey değişti. Kumlar, sanki nefes alıyor gibiydi. Rüzgâr, eskisi gibi yakmıyor, serinletiyordu. Sessizlik, artık korkunç değil, huzur vericiydi.

Bir gayretle daha doğruldu düştüğü yerden. Hayal meyal, tozların arasında bir binek gördü. Adımlarını hızlandırarak koşmaya başladı. Nihayet bineğe ulaştı. Artık, rüzgârla yarışır gibiydi. At dörtnala koşarken yeleleri uçuşuyor, kumlar göğe savruluyordu. Ufukta güneş kızarırken bir süvari, “hakk”ı halka anlatma aşk ve heyecanıyla ilerliyordu… Artık iki cihanın dizginlerini elinde tutan bir gönül eri gibiydi. Onu bulan neyi kaybetmiş, onu kaybeden neyi bulmuştu ki? Elini kalbinin üzerine koydu, gözlerini kapattı:

Gönlünden tarifi belirsiz duygular çağlarken gözlerinden adeta sağanak gibi yaşlar akıyordu. Her düşen damlayla yerde güller bitiyordu. Çok geçmeden kupkuru çöl bir gül bahçesine dönüşmüştü. İmanın gönlünde hasıl ettiği lezzet ve saadet, çevresine de aksetmişti.

Nihayet bir denizin kenarına geldi. Atından inerek heybesinden, binbir ızdırapla yanıp kavrularak kelimelere dökülen gönül sesinin mektuplarını çıkardı.

İleriye bakarak elini denize doğru uzattı. Esen rüzgâr yüzünü okşuyordu. Kararlılıkla avucunu açtı. Avucunun arasında tuttuğu özlem mektuplarının kağıt parçaları denize dökülürken, uçan kelebeklere dönüştüler. Hayretler içinde kalmıştı. Başını kaldırdı, pembe, ışıltılı kanatlarıyla göğe doğru yükseliyorlardı. Kelebekler göğe yükseldikçe, kalbinin yükü hafifliyordu.

Güneş denize batarken sanki bir esinti ona bir sır fısıldadı, “Aşıklar ölmez.”

O da, “Biz gönül evinin misafirleriyiz.” dedi.

Ve o anda, ufkun ötesinden kelebek kanatlarının sesi geldi…